Başarı Benim
Değerli dostlar,
Bu yazıda günümüzün yani modern dünyanın, yaşamımızın gündemine oturttuğu bir konudan, başarı konusundan konuşalım istedim.
Hemen konuya girelim.
Önce biraz sorular soralım. Soru sormak, doğru soruları sorabilmek önemli. Sorular bizi büyük bir oranda doğruya, gerçeğe ulaştırır. Haydi sorularımıza başlayalım.
Başarı nedir?
İyi bir arabaya, bir eve, güzel bir kariyere sahipsek, saygınsak, zenginsek ve belli bir statüye sahipsek başarılıyız diyoruz sanki. Modern dünyada olayımız bu.
Peki başarı; “Kişinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve en ideal hâliyle kendini gerçekleştirebilmesi” olarak tanımlanabilir mi?
Başarı öncelikle hedeflere de bağlı bir şey olabilir mi?
Her insanın, eşit ve aynı şekilde açıklayabileceği bir şey mi?
Verimlilik, tatmin, huzur veya mutlu olma başarının kriterleri midir? Başarının kriterleri nedir?
Dostlar başarı;
Hiçbir insanın, eşit ve aynı şekilde açıklayabileceği bir şey değildir. Görecelidir.
Kişinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve en ideal hâliyle kendini gerçekleştirebilmesidir.
Kişinin kendi isteğiyle, kendi koyduğu hedeflere ulaşabilmesidir.
Verimlilik, tatmin, huzur ve mutlu olma başarının kriterleridir.
Peki günümüzde böyle mi?
Modern dünyada; en genel geçer başarı tanımı zenginliktir. Zenginlik çoğu kişi için bir başarıdır. O yüzden hedeflerinin içinde illaki zengin olmak olur. Başka bir deyişle; zengin olan kişi kendini başarılı zanneder.
Bu durumun asla bir sonu yok, sahip oldukça fazlasını istiyoruz. Tatmin olma seviyemiz, sahip olduklarımızdan yetinmemiz, mutlu olma seviyemiz düşüyor ve her seferinde daha da fazla diyoruz. Belli bir zenginliğin üstünde artık mutlu olmuyoruz.
Yeni ev alıyoruz. “Manzaranın tadını çıkaracağım” diyoruz. Kısa sürüyor, bir süre sonra manzaraya dikkat etmemeye başlıyoruz. Buna hedonik adaptasyon deniyor.
Canlıların, yaşadığı ortama uyum sağlayabilmesi, işlevsel olabilmesi ve hayatta kalabilmesi için adaptasyon çok önemlidir. Hepimiz günlük yaşamımızda farkına varmadan birçok şeye uyum sağlıyoruz. İlk başlarda haz duyduğumuz şeylere giderek alışmanın sonucunda hoşlandığımız şeylerden artık haz alamamaya başlıyoruz.
İnsanın başlangıçta büyük mutluluk duyduğu ve haz ihtiyacını tatmin edebildiği çeşitli olaylara, etkinliklere ve durumlara zamanla uyum sağlaması sebebiyle haz ve tatmin kaybı yaşaması hedonik adaptasyondur.
Hedonik adaptasyon nelerde olur veya olmaz?
Şöyle diyebiliriz; Eşya gibi maddi birtakım şeylere çaba yoluyla, acı çekerek ulaşıldığında daha anlamlı oluyor. Kolay yol ile ulaşıldıysa, kısa sürede tatmin kaybı oluyor.
Aslına bakarsanız ilişkilerde de bu durum söz konusu. İlişki derin değer odaklı değilse, kişinin negatif taraflarına odaklanırsa yine paylaşım ve üretim kalmıyor. Tüketime geçmiş oluyoruz ve seviyemiz düşüyor.
Ayrıca günümüzde; başarılı olmak adı altında sürekli konsantre yollar sunuluyor bize. Çabaya gerek olmadan, kısa yoldan zengin olmak, kısa yoldan kariyerde ilerlemek gibi.
Başarıya yönelik sabır eşiğimiz de düştü. Bir çaba göstermeden hemen başarılı olmak istiyoruz.
Gencecik kişiler CEO olmak istiyor ve kısa sürede bir şekilde bunu sağlıyolar. Sonra kalan zamandaki başarı boşluğu büyük bir mutsuzluğa itiyor onları. O vakit başarıdan bahsedemiyoruz.
Yetişme tarzımızda da bazı sorunlar var. Büyüklerimiz ne der genelde? “Yavrum, evladım ne olursan ol yeter ki baş ol, bir şeyin başı ol, hiçbir şey bulamadın soğan başı ol.”
“Oğlum/kızım müdür”, “Oğlum/kızım zengin”, “Oğlum/kızım patron”
Oğlu, kızı nasıl müdür oldu? Ne konuda başarılı? Uzman mı veya yaratıcı? Yaptığı işi gerçekten layığıyla yapıyor mu? En önemlisi -buraya çok dikkat çekmem gerekli- yaptığı iş ile ailesine, çocuklara, topluma, çevresine vb. nasıl bir katkısı, faydası var? Var mı? En önemli soru bu.
Yirmi küsur yıldır iş hayatındayım, çok netim ki çok az insanda yöneticilik vasfı vardır. Modern iş hayatı, sanal statüler yaratmış durumda. Bunun yönetimini çok iyi ve doğru yapan kurumlarda şöyle bir olay oluyor: Maaşlar yükseliyor ama ünvan yükselmiyor, o yüzden ortalarda vasıfsız yöneticiler, müdürler, direktörler uçuşmuyor.
Fakat modern iş hayatında bunun yönetimi çok iyi yapılmıyor ve artık çoğunlukla ekip ruhundan, stratejiden, insan yönetmekten bihaber yöneticiler uçuşuyor.
Bakıyorum bir sürü girişimcilik programı var. Herkes katılıyor, girişimciyim diye geziniyor. “Kendi işimi yapayım, daha rahat ederim.” diyor. Örneğin “Ben 8-5 çalışmak istemiyorum.” diyor. Hâlbuki girişimcilik dediğin daha çok çalışmayı gerektirir.
İş sabah erken kalkmaya, çaba göstermeye gelince tökezliyor. Patron veya girişimcinin asıl iş odağı, çabası, çalışması yüksek olmalıdır. Başarılı girişimci dediğimiz kişi erken kalkar ve yol alır diyebiliriz; daha çok çalışır, çalışması gerekir.
Bir de bu bahsetmeye çalıştığım modern dünya ve modern iş hayatı; para odaklı yaşam, altı boşaltılmış başarı odağı gibi bazı farklı sonuçlar da doğuruyor.
Kimse marangoz, tesisatçı, elektrik ustası olmak istemiyor. Ortalık inşaat mühendisi kaynıyor ama evinizde suyla, elektrikle ilgili bir sorununuz olduğunda iyi usta bulmak, hatta usta bulmak zor oluyor.
Tabii meslek liselerine de ihtiyacımız var. Sistemde de sıkıntılarımız var, o da tartışılması gereken ve hatta bir an evvel çözüme kavuşturulması gereken ayrı bir konu.
İllaki bir dağın zirvesine çıkmak zorunda değiliz ki.
Formula yarışlarını kazanan pilotun aracının bakımını yapan, yarışta hizmet veren ekibin yaptığı işleri yapmak hiç de kolay değil. Bunları yapan kişiler de oldukça büyük başarılara imza atmış oluyorlar, öyle değil mi? Bence kendileriyle en az yarışçı kadar övünebilirler.
Peki nerede kalmıştık? Hedonik adaptasyon…
Manevi, değer odaklı durumlarda -dostluk gibi, alışma diyelim- tatmin kaybı olmuyor, aksine ihtiyaç duyuluyor; hep mutluluk, güven hissettiriyor.
Şöyle de açıklayabiliriz: Dostluk, çocuklar vb. ilişkiler üretim gerektiriyor. Üretim, gelişim, öğrenme, süreklilik gibi değerler gerektiriyor.
Bunlar uzun vadeli başarı oluyor.
Burada üzerinde durmamız gereken şu: Üretim odaklı ilişkiler yani tüketilen, yüzeysel ve/veya negatif içeriğine değil pozitif içeriğine odaklanılan ilişkiler uzun vadeli oluyor.
Hepsinden önemlisi; insanın kendi koyduğu hedefe ulaşması konusu. Toplumumuza baktığımızda görüyoruz ki hedeflerin çoğunu başkaları koyuyor. Anne babaların çocuklarına koydukları hedeflerle başlıyoruz yaşama.
İnsanın kendine ait bir fikri olması, başkasına ait yüz cümlesi olmasından iyidir aslında.
Çocuklarımızı baleye yazdırıyoruz, “Diğer insanlar yapıyor, biz de yapalım.” diyoruz. Çocukların çoğu balerin olmuyor, çocuk için aslında bir nevi zaman kaybı.
Çocuk istiyor mu? Soruyor muyuz?
Çocukluk dönemlerinde oyun oynamak çok önemli. Vaktinin önemli kısmını oyunla geçirmek, çocuğun başarılı olması için çok önemli çünkü çocuğa duygusal ve sosyal beceriler kazandırıyor. İletişim, iş birliği, problem çözme, çatışma çözümleme yetileri kazandırıyor.
Ayrıca serbest oynadığında neye ilgi duyduğunu da keşfediyor ve aile de bunu görüyor. Çocuğun kendi seçtiği alanı keşfedebilmesi çok önemli, ailenin sorumluluğu bu yolda çalışmak.
Oyun, duygusal ve sosyal gelişim için çok önemli. Kişiyi özgürleştirir ve başarı kendiliğinden ortaya çıkar. Ayrıca çocukların hepsinin okulda, her konuda başarılı olmasını bekliyoruz.
IQ temelli beceriler isteyen işlerde, IQ’su yüksek çocuklar daha başarılı olurlar. Bedensel becerisi olan çocuklar veya sosyal becerileri olan çocuklar da var. Başarı alanları farklı. Zorladığımızda potansiyelini gerçekleştirmeyen organizmalar doğuruyoruz.
Birçok insan bundan dolayı mutsuz oluyor, mutsuz büyüyor, mutsuz bir yetişkin hâline geliyor. Oysa herkesin ayrı bir potansiyeli vardır. Kişinin hangi alanda potansiyeli varsa onu o alanda desteklemek gerekir
Yapamadıklarına bakıyoruz, yaptıklarına değil.
“Aslında herkes bir dahidir… Ama siz kalkıp bir balığı ağaca çıkma yeteneğine göre yargılarsanız, balık tüm ömrünü bir aptal olduğuna inanarak geçirecektir.” – A. Einstein
Gelelim hedeflere. Hedefleri biraz inceleyelim. Dış kaynaklı hedeflere örnekler verelim: doktor olmak, mühendis olmak vb. İç kaynaklı hedeflere örnekler verelim: insanlarda sağlık, eşitlik bilinci yaratmak, değer odaklı hedefler vb.
Hedeflere ulaşmak konusuna gelince; eğer değer odaklı hedef koyarsanız buna ulaşmak neredeyse imkânsız. Yani tüm dünyayı sağlıklı kılamayız, tüm dünyaya eşitlik bilincini yayamayız. Aslında bu, sağlıklı bir moddur. Olması gereken; iç kaynaklı hedeflerin her zaman var olması gerektiğidir. Var olmamız, insanın dünyadaki sürekliliği için gereklidir.
Başkalarının koyduğu dış kaynaklı hedeflere gelince; kişiler bu hedeflere ulaşınca başarılı olduklarını sanıyorlar ve bir mutluluk yaşıyorlar, evet ama bu kısa sürüyor, sağlıksız bir başarı oluyor ve bu mutsuzluk doyuruyor.
Aslolan, diğer insanların hayatlarında etki yaratacak hedefler gerçekleştirmektir. Bu tarz hedefler gerçekleştirildiğinde ulaşılan başarı, sağlıklı başarı olur.
Gerçek başarı etik değerlere uygun olursa gerçekleşir diyebilir miyiz?
Zengin koca ile evlenince hayatını başarılı sanıyor. Başkasının zenginliğiyle mutluluk mu?
Seçilmiş yalnızlık mı? Kendi seçtiği yaşam mı?
Peki size bir soru: Onurlu başarı mı? Onursuz başarı mı?
Bu nasıl olur ki?
Değerlere dayanan başarı mı yoksa değerleri bir kenara atan başarı mı?
İşini iyi yap, dürüst ol, çalışkan ol, yaratıcı ol mu?
“Gerekirse soğan başı ol, yeter ki baş ol.” Göstermelik başarı mı?
“Zirvede kartallar da bulunur yılanlar da. Biri sürünerek, diğeri süzülerek zirveye gelmiştir.” demiş Cenap Şahabettin. Yani başarıya giden yolun nasıl olduğu da önemli. Önemli olan zirvede olmak değil, oraya nereden ve nasıl geldiğin de önemlidir. Burada devreye etik değerler giriyor. Peki gerçek başarı etik değerlerle tanımlanmalı mı?
Örneğin onur, vicdan, özgürlük değerlerimiz dersek; bunlar başarının kriterleri mi? Bence onurlu bir başarısızlık, onursuz bir başarıdan iyidir. Liyakatle değil de, yaranmayla bir pozisyona gelme mesela. Hangisi iyi?
Kadınlara sorun; mutluluk, başarı nedir? Zengin bir koca bulmak ise cevap bu onursuz bir başarı bana göre. Ben onurlu yalnızlığı tercih ederim. Bağımlılığa dayalı bir ilişki yerine, seçilmiş bir yalnızlığı tercih ederim.
İlişkilerde mesela cesaret, samimiyet, dayanışma çok azaldı. Kazık atmalar, ihanet, saygısızlık…
Dizilerde, izlediğimiz programlarda bile daha sert ilişki yapıları sunuluyor. Saygısızlık var, kabalık var. Bagajda beyzbol sopası taşınan günlere geldik.
Trafik gibi ortamlarda insanlar küfür ediyor, pencereler açılıyor, eller dışarı çıkıyor. Davranış bozuklukları artıyor.
Tabii araya bir not düşeyim: Dünyanın, tüm yaşamın ölüm ilanını vermiyorum. İyi taraf da yaşıyor, hâlâ var, bundan ümidimizi yitirmedik.
Bu davranış bozukluklarının daha da artmaması için bunları konuşmalıyız. Saygısıza saygısızlığını ifade etmeliyiz örneğin. Saygıya çağırmalıyız.
Aslolan erdemlere, değerlere dayanan toplumsal statü daha güçlü.
Çalışma arkadaşının başına, toplantı sırasında ve herkesin gözü önünde beyzbol sopası ile vuran ve adamın ölümüne sebep olan Al Capone birilerinin gözünde idol sayılıyor. Kimi açılardan modern zamanın kahramanlarından kabul ediliyor. Öyle mi sizce?
Dallas dizisini hatırlayanlarınız vardır. Herkes dizideki JR karakterine hayran. Adam kötü, ihanetle bürülü bir yaşam biçimi içerisinde. Bizler adamı rol model yapıyoruz. Başarılı buluyoruz çünkü zenginliğe giden yolda her şey mübah tabiri caizse.
Sizce onurlu mu? Başarı mı? Gerçek başarı mı?
Bir de işin rekabet boyutu var. Olay aslında sadece kendimizle ilgili bir şey iken hep bir başkası için, başkasına göre, başkasıyla kıyaslama oluyor.
“Fabrikam varsa önce bir kardeşleri, yeğenleri yok edeyim, bir şekilde yok etmeliyim” diyor kişiler.
Birileri sigarayı bırakıyor, etrafında içmeye devam edenler sürekli kişiye sigara ikram ediyor. “Yahu iç, bir taneden bir şey olmaz.”
Bu durumlar, bazen başarılı kişiyi de farklı bir psikolojiye de itebiliyor. Becerili olduğunu saklamak, çaba göstermek istemiyor bazen kişi. Utanç, korku, kaygı, baş edemeyeceğini düşünmek gibi duygulara giriyor. Başarıdan korku, düşman kazanma, artan sorumluluktan çekinme, yalnızlaşma tedirginliği gibi duygular.
Bir de kalbini açmayan insanlar var.
Günlük dilde egolarıyla kendilerindeki boşluğu doldurmaya çalışan, bunun farkında olmayan, kendilerini olduğundan daha üst seviyede gören ve başarılı sanan insanlar var.
Hâlbuki bilse ki kalbini açtığında bir huzur oluyor insanda ve bu, uzun vadeli bir huzur.
Ve önemli konulardan biri de; sistemin sunduğu illüzyon. Sadece zengin ailelerin çocukları, sadece iyi okullarda okuyanlar başarılı olur algısı.
Hâlbuki -genelleme yapmamakla birlikte- bu tip avantajlar yani müreffeh bir zümrenin mensubu olmak insanı anlamdan kopartabiliyor, insanlık adına değerler yaratmaktan uzaklaşmaya neden olabiliyor.
Bahaneler üretmemek gerek. O zengin ondan başarılı, o iyi okulda okudu ondan başarılı diye bir şey yok. Başarı kişinin kendi içinde olan bir şey. Dış etkenler etkili olabilir; destek, yardımcı olabilir ama dış etkenlere ihtiyaç duyulmadan da çok yüksek başarılara ulaşmış kişileri izledik tarihte, izlemeye de devam ediyoruz.
Peki bir genel toparlama yapalım.
Başarı hayatımızın olmazsa olmazı ama artık içi boş bir kavram olmaya başladı. “Çocuk üniversite sınavını kazanamadı, başarısız.” diyoruz. Niye ki? Hayatta bir o mu var? Başarı yarına kalmamızı sağlar. Pozitif bir şey elbette ki. Altı dolu olursa gerçek olur ve uzun vadede mutluluk yaratır.
Olimpiyat sırrı diye bir laf çıktı son yıllarda. Olimpiyat oyunları bir ülkede gerçekleşirse, o ülkenin bir sonraki sene olimpiyat başarısı artıyor.
Yani başarılı olmak tek başına yetmiyor. Sistem; ülkenin, şehrin, ailenin, kültür seviyesinin, üretimin ve çalışmaların gelişmesine, pozitifliğe yönelik olmalı. Bunu desteklemeli.
Değerler sisteminin; ailede, okulda, çevrede, şehirde, ülkede iyi ve gelişim odaklı olması gerekiyor. Bilinmeli ki bazen -hatta çoğunlukla- başarı karşılık bulamayabiliyor. Aferincimiz kendimiz olmalıyız. Bundan az ileride de bahsedeceğim.
Para = mutluluk = başarı gibi bir denklem yoktur. Mutlulukla başarı arasında da sıkı bir bağ yok. Ne dedik? Bazen hatta çoğunlukla başarı karşılık bulamayabiliyor. Aferincimiz kendimiz olmalıyız. Başarılı oldunuz, size birisi aferin diyecek mi? Bu soruyu sorun kendinize.
Aferincimiz var mı? Anne, baba, babaanne, anneanne, bir dost vb. “İyi bir şey yaptın.” denmesi hepimizin hoşuna gider, bizi motive eder.
Buna sahip olmak kolay değil, bu her zaman olmaz.
Aslolan kendi başımıza aferin demek. O zaman daha başarılı olacağız, bunu keşfetmeliyiz. Kendime aferin vermeliyim. Başkasının beni veya yaptığımı beğenmesine ihtiyacım yok; yaptığım iş ile topluma, en az bir kişiye fayda getirdiyse aferini hak ettim, bitti, nokta.
Tabii burada şu da devreye giriyor; kendini samimiyetle eleştirmek veya dışardan bir uzmanın seni samimiyetle eleştirmesi de önemli.
Kendini çok abartan insanlarda, “Biz olduk, tamamız” modu hâkim. Cahil cesareti içinde olabiliyorlar, öz eleştiri eksikliği görülüyor ve çevresinden de samimi eleştiriler varsa bunları almamak, kapıları kapatmak tavırları oluyor.
Öz eleştiri veya geri bildirimler çok önemli. Geri bildirimi verenin objektif, akılcı, samimi, yapıcı ve geliştirici olması önemli. Bunlar da kişiyi başarıya ulaştıran önemli iletişim araçları.
Peki ne yapacağız?
“Hayatın en büyük hataları, başarıya ne kadar yaklaştıklarını bilmeyen insanların vazgeçmelerinden dolayı olur.” – Edison
Vazgeçmeyeceğiz. Aristo’nun dediği gibi “Mükemmellik, tekrar ve çalışmaktan ibarettir.” Çalışacağız. Disiplin çalışma, çabalama önemli.
“Ben şu bilgiye ulaşamıyorum, şu eğitimi alamıyorum” vb. bir ihtimal yok artık günümüzde. Pozitif enerji dolu, motive olacağız. Depresif olmaya çok müsaitiz ama bu moddan çıkacağız.
Hayat, çabaladığımızın karşılığından ibaret.
Çalışmaktan kaçınmayacağız.
Bahaneler ikna ediciliğini yitiriyor artık. Komik duruma düşmeyelim, önce kendimize.
Kendimizi başarıya layık göreceğiz. Layık gör, bahaneler üretme, fanuslar üretme.
Herkes başarı istiyor ama hiç kimse bedelini ödemek istemiyor, çaba göstermek istemiyor; kolay yoldan ulaşmak istiyor.
Başlamayı bilmek, sürdürmeyi bilmek, bazen bitirmeyi de bilmek lazım. Böyle bir yol, bu yolda doğrusu ne ise tespit edip ilerleyeceğiz.
Yaşamı dinleyeceğiz, anlamaya çalışacağız, deneyimi özümseyeceğiz ki yaşam tecrübesi, sahibine yani nereye gittiğini bilene yol açsın.
En önemlisi kendim için yapmalıyım; başkaları beğenecek, sevecek diye değil.
Kendim için başarılı olacağım. Başkasının iyiliğine, toplumun faydasına katkıda bulunmak da önemli ama önce kendim için başarılı olacağım.
Evet sevgili dostlar,
Başarı bizim, yani hepimizin, hepimiz biriz. Başarı yolunda kendimiz için yaptığımız her şey aynı zamanda hepimiz için. Mutlu olmak, gerçek mutluluğa kavuşmak istiyorsak bunun farkına varmalıyız.
Başarılar, mutluluklar dileklerimle…
Dilara Bolay Koç
